Medeniyetten Sisteme Geçiş

I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan dünya düzeni ilk bakışta Batı’nın küresel hâkimiyetini güçlendirmiş gibi görünür. 20. yüzyılın ikinci yarısında Batı’nın ekonomik, teknolojik ve askerî üstünlüğü daha da belirgin hâle gelmiştir. Ancak bu durum Batı medeniyetinin güçlendiği anlamına gelmez. Aksine, medeniyet ile sistem arasındaki farkı görünür kılar.[1]

Medeniyet, insanların hayatın anlamına dair paylaştıkları inançlar ve değerler bütününü ifade eder. Buna karşılık sistem, toplumsal hayatın nasıl işleyeceğini düzenleyen kurumsal ve teknik yapılardan oluşur. Bir medeniyet zayıflasa hatta ortadan kalksa bile, onun kurduğu sistem varlığını sürdürebilir.[2]

20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan küresel düzen bu açıdan değerlendirildiğinde, bir medeniyetin yayılmasından çok bir sistemin genişlemesi olarak okunabilir. Uluslararası kurumlar, küresel ticaret ağları ve teknolojik altyapılar dünya çapında yayılmıştır. Bu süreç, Immanuel Wallerstein’ın dünya-sistem yaklaşımı çerçevesinde ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.[3]

Bu nedenle modern dünya, medeniyetlerin rekabet ettiği bir alan olmaktan çok küresel bir sistemin genişlediği bir yapıya dönüşmüştür. Ulus devletler, küresel ekonomi ve uluslararası kurumlar bu sistemin temel unsurları hâline gelmiştir.[4]

Bu dönüşüm modern dünyanın temel paradoksunu ortaya çıkarır: Medeniyet zayıflarken sistem güçlenmiştir.

Teknoloji gelişmiş, iletişim hızlanmış, ekonomik ağlar genişlemiş; ancak modern insanın hayatın anlamına dair soruları ortadan kalkmamıştır. Aksine, bu sorular daha görünür hâle gelmiştir.[5]

Bu nedenle 20. yüzyıl, medeniyetlerin değil sistemlerin yüzyılı olarak okunabilir.


Kaynakça

[1] Norbert Elias, The Civilizing Process
[2] Peter L. Berger, The Sacred Canopy
[3] Immanuel Wallerstein, The Modern World-System
[4] Anthony Giddens, The Consequences of Modernity
[5] Zygmunt Bauman, Liquid Modernity

← Kitaba geri dön