Medeniyet Sonrası Dünya
Modern dünyanın yaşadığı kırılmayı anlamak için bu çalışmada şu sorunun peşinden gidildi: Batı gerçekten çöktü mü? Eğer çöktüyse, bugün içinde yaşadığımız dünya nedir?
Bu soruların cevabı, “çöküş” kavramının nasıl anlaşıldığına bağlıdır. Eğer çöküş askeri yenilgi, ekonomik gerileme veya teknolojik geri kalmışlık anlamına geliyorsa, Batı medeniyetinin çöktüğünü söylemek mümkün değildir. 20. yüzyıl boyunca Batı dünyası ekonomik, teknolojik ve askerî açıdan küresel üstünlüğünü sürdürmüş; hatta bu üstünlük Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle daha da belirgin hâle gelmiştir.
Ancak bu çalışmada savunulan tez farklıdır:
1918, Batı’nın güç kaybettiği değil, medeniyet olma vasfını kaybettiği tarihtir.
Medeniyetin Sessiz Kaybı
Medeniyetler yalnızca güç, teknoloji veya kurum üretmez. Aynı zamanda insanlara dünyanın anlamını, hayatın amacını ve geleceğin yönünü anlatan büyük anlatılar üretirler. Bir medeniyetin varlığı, insanların yaşadıkları dünyayı anlamlandırma biçiminde görünür.
Modern Batı medeniyeti bu anlam üretimini üç temel fikir üzerine kurmuştu:
İlerleme fikri
Akıl ve bilimin kurtarıcı gücü
İnsanlığın sürekli daha iyiye gittiği inancı
19. yüzyıl boyunca bu üç fikir yalnızca bir düşünce değil, aynı zamanda bir medeniyet inancı hâline gelmişti.
Fakat 20. yüzyılın başında yaşanan büyük yıkım, bu inancın temelini sarstı.
I. Dünya Savaşı, modern insanın kendi kurduğu dünyanın anlamını kaybettiği ilk büyük kırılmaydı.[1]
Bu kırılma yalnızca savaşın yıkımıyla sınırlı değildi. Savaş sonrası ortaya çıkan düşünsel atmosfer, modern insanın kendine dair güveninin sarsıldığını açık biçimde gösterir. Varoluşçuluk, nihilizm, yabancılaşma ve anlam krizi gibi temaların 20. yüzyıl düşüncesinin merkezine yerleşmesi tesadüf değildir.[2]
Bu nedenle 1918, askeri veya siyasi bir dönüm noktası olmaktan çok, medeniyetin anlam üretme kapasitesinin kırıldığı tarih olarak okunmalıdır.
Medeniyetten Sisteme
Bu kırılmadan sonra ortaya çıkan dünya, klasik anlamda bir medeniyet dünyası değildir. Modern çağın ikinci yarısında oluşan yapı, medeniyetlerin rekabet ettiği bir dünya değil, küresel bir sistemin genişlediği bir dünyadır.
Bu sistemin temel özellikleri şunlardır:
Küresel ekonomik ağlar
Uluslararası kurumlar
Teknolojik altyapı
Küresel iletişim ve bilgi akışı
Bu yapı, insan hayatını düzenleyen kurumsal ve teknik mekanizmalar üretmekte son derece başarılıdır. Ancak aynı başarı, hayatın anlamına dair sorulara cevap üretmek konusunda görülmez.
Bu nedenle modern dünya, güçlü bir sistem üretmiş; fakat güçlü bir medeniyet üretememiştir.[3]
Bu durum modern çağın temel paradoksunu ortaya çıkarır:
Teknoloji ilerlemiş, sistem güçlenmiş; fakat anlam zayıflamıştır.
Güçlü Sistem, Zayıf Anlam
Bugün içinde yaşadığımız dünya, insanlık tarihinin en güçlü küresel sistemine sahiptir. Ekonomik üretim, iletişim, ulaşım ve teknoloji tarihte görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır.
Buna rağmen modern insanın temel soruları ortadan kalkmamıştır:
Hayatın amacı nedir?
İnsan neden yaşar?
İlerleme gerçekten mutluluk getirir mi?
Teknoloji insanı özgürleştirir mi, yoksa yalnızlaştırır mı?
Bu soruların giderek daha görünür hâle gelmesi, modern dünyanın en belirgin özelliğidir.[2]
1918’in Anlamı
Bu çalışmanın başında yer alan cümle artık daha açık hâle gelmiştir:
“Batı medeniyeti 1918’de çöktü.”
Bu cümle, askeri veya ekonomik bir çöküşü değil, modern dünyanın kendine dair inancının kırıldığı tarihsel eşiği ifade eder.
1918, modern insanın “gelecek daha iyi olacak” inancını kaybetmeye başladığı tarihtir. Bu tarihten sonra dünya, medeniyetlerin dünyası olmaktan yavaş yavaş uzaklaşmış; küresel bir sistemin dünyasına dönüşmüştür.
Yeni Bir Soru
Bu noktada yeni bir soru ortaya çıkar:
Eğer modern dünya artık bir medeniyet değilse,
geleceğin dünyası nasıl olacaktır?
İnsanlık hâlâ anlam aramaktadır. Bu arayış sona ermediği sürece, medeniyet meselesi de kapanmış değildir.
İnsanlık yeniden bir medeniyet kurabilir mi?
Kaynakça
[1] Eric Hobsbawm — The Age of Extremes
[2] Viktor E. Frankl — Man’s Search for Meaning
[3] Immanuel Wallerstein — World-Systems Analysis