Türkiye ve Modernlik Deneyimi

Modern dünyanın yaşadığı kırılma yalnızca Avrupa’ya özgü değildir. 20. yüzyıl boyunca Batı dışı toplumlar da modernlik ile gelenek arasında benzer gerilimler yaşamıştır. Bu gerilimin en çarpıcı örneklerinden biri Türkiye’nin modernleşme tecrübesidir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden itibaren başlayan modernleşme çabaları, Cumhuriyet ile birlikte radikal bir dönüşüme dönüşmüştür. Bu dönüşüm yalnızca siyasi bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda yeni bir toplum, yeni bir kültür ve yeni bir kimlik inşa etme projesiydi.[1]

Cumhuriyet’in kurucu kadroları, Batı’nın bilimsel ve kurumsal üstünlüğünü açık biçimde kabul etmişti. Modernleşme; eğitimden hukuka, şehirleşmeden gündelik hayata kadar geniş bir alanda köklü reformlarla hayata geçirildi. Ama bu süreç, Batı’nın yaşadığı anlam krizinden bağımsız değildi.

Çünkü Türkiye modernliği, Batı’nın yükseliş dönemini değil; Batı medeniyetinin kriz dönemini model alarak inşa edilmiştir.

Bu durum modern Türk düşüncesinin temel paradoksunu ortaya çıkarır:
Modernleşme bir ilerleme projesi olarak görülmüş, ancak model alınan medeniyet kendi anlam krizini yaşamaktaydı.

Türkiye’de modernleşme çoğu zaman teknik ve kurumsal dönüşüm olarak anlaşılmıştır. Sanayi, eğitim, bürokrasi ve şehirleşme alanlarında önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Ancak modernleşmenin kültürel ve ontolojik boyutu aynı ölçüde tartışılamamıştır.

Bu nedenle Türkiye’de modernlik çoğu zaman şu soruyu doğurmuştur:

Toplum teknik olarak modernleşirken, kültürel olarak hangi dünyaya aittir?

Bu soru yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Modernleşen pek çok toplum benzer bir kimlik gerilimi yaşamıştır. Ancak Türkiye’de bu gerilim daha görünür olmuştur; çünkü modernleşme kısa sürede ve devlet öncülüğünde gerçekleştirilmiştir.[2]

Türkiye’nin modernleşme deneyimi, medeniyet ile sistem ayrımını anlamak için önemli bir örnek sunar.

Cumhuriyet ile birlikte kurulan kurumlar, hukuki yapı ve eğitim sistemi modern dünya sisteminin parçası hâline gelmiştir. Türkiye küresel ekonomik ve siyasal ağlara entegre olmuştur. Ancak bu entegrasyon, toplumun anlam dünyasının aynı hızla dönüşmesini sağlamamıştır.

Bu nedenle Türkiye’de uzun süre şu iki alan yan yana varlığını sürdürmüştür:

  • Modern kurumlar

  • Geleneksel anlam dünyası

Bu ikili yapı, modern Türk düşüncesinin merkezindeki tartışmalardan birini oluşturur.

İsmet Özel’in “Batı medeniyeti 1918’de çöktü” cümlesi, Türkiye açısından daha farklı bir anlam kazanır.

Eğer Batı medeniyeti gerçekten bir anlam krizi yaşamışsa, Türkiye’nin modernleşme projesi şu soruyla karşı karşıya kalır:

Batı’dan alınan şey bir medeniyet midir, yoksa yalnızca bir sistem midir?

Bu soru, Türkiye’de modernleşme tartışmalarının felsefi temelini oluşturur.

Modern Türkiye, teknik olarak modern dünya sisteminin bir parçasıdır. Ekonomik ağlar, uluslararası kurumlar ve teknolojik altyapı bu sistemle uyumludur. Ancak toplumun kültürel ve düşünsel tartışmaları hâlâ medeniyet meselesi etrafında dönmektedir.

Bu durum modern dünyanın genel eğilimiyle uyumludur.
Çünkü 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya, medeniyetlerin rekabet ettiği bir alan olmaktan çok; sistemlerin genişlediği bir yapıya dönüşmüştür.

Türkiye bu dönüşümün en erken ve en yoğun yaşandığı ülkelerden biridir.

Bu nedenle Türkiye’nin modernleşme tecrübesi, çalışmanın temel tezini destekleyen önemli bir örnek sunar:

Modern dünyada sistem güçlenmiş, ancak medeniyet tartışması sona ermemiştir.

Aksine, bu tartışma daha görünür hâle gelmiştir.


Kaynakça

[1] Erik J. Zürcher, Turkey: A Modern History
[2] Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi